Meleknur Soylu, Prof.Dr Kemal Sayar
Şüphesiz ki günümüzde çocuklar artık daha çok imkana sahip. Eski dönemlerde yeteri kadar beslenemeyen, eğitim göremeyen ve daha az önemsenen çocukların yerini günümüzde el üstünde tutulan, en güzel oyuncakların alınıp, en iyi okullara gönderildiği ‘modern çocuklar’ aldı. Kaydedilen bu ilerlemede daha bilinçli anne-babaların rolü büyük. Tüm bu olumlu gelişmeler, çocukları rekabetin daha yoğun yaşandığı günümüz dünyasına hazırlıyor. Daha bilgili, daha zeki ve daha donanımlı olarak yetişen bu çocuklar ailelerin rehberliğinde bebekliklerinden itibaren eğitim almaya başlar. Fakat tabloya daha yakından baktığımızda ailelerin bu durumdan pek de memnun olmadığını görüyoruz. Sanılanın aksine sağlanan tüm bu imkanlara rağmen çocuklar daha mutsuz.İngiltere’de 2006 yılında içlerinde baş piskoposun da bulunduğu çok sayıda uzman, ‘modern hayat çocuklar arasında daha fazla depresyona yol açıyor’ (Abbs ve ark.) başlığı adı altında ortak bir bildiri yayınladılar. Sebepler arasında ise modernizmin getirdiği bireysellik ve güvenlik korkusu olan obsesif kültürlerin olduğu görülüyor. Çocuklar artık çocukluklarını yaşayamaz duruma geldi. Kendi çocukluklarıyla kıyaslayınca ebeveynler durumu daha iyi anlasa gerek.Eskiden çocuklar günün büyük bir kısmında (başlarına ciddi birşey gelmediği sürece) sokakta olurlardı. Özgürce oynanan oyunlar, keşfedilen küçük dünyalar ve kimi zaman edilen kavgalarıyla çocuklar yeni deneyimler kazanır ve hayata kendilerini farkında olmadan hazırlardı. Günümüzde ise okuldan kursa, kurstan eve gelen; evde de sürekli televizyon ve bilgisayar başında sanal dünyaları keşfeden yapay dünyanın gerçeklikten uzak çocukları bulunuyor.
Modern yaşamın kaygı verici sonuçlardan biri olan doğa eksikliği bozukluğu (nature deficit disorder) ekran bağımlısı çocuklarda görülüyor. Modern hayat çoğunlukla görsel duyuları kullandığı için (TV, bilgisayar ekranı) diğer duyular köreliyor. Bu durum çocukların kendilerine yabancılaşmaları nedeniyle hislerinde azalmaya, dikkat bozukluğuna ve yüksek oranda fiziksel ve duygusal hastalıklara sebep oluyor (Louv, 2005). Çocuklar için tüm bu yapılandırılmış ve özgürlükten uzak zamanlar, onları yaratıcılıktan uzak olan dar bir alana hapsediyor. Güvenlik (ya da güvensizlik) takıntısı olan ebeveynler bu durumdan oldukça memnun. Çünkü herşey tam onların istedikleri gibi: kontrol altındaPsikolog David Elkind’e göre çocukların doğuştan gelen merak, yaratıcılık ve hayal güçleri bizim oluşturduğumuz yüksek teknolojik ve ticari dünyanın yanında sönük kalıyor. Oyunun gücü, herkesin ulaşabileceği bol çeşidi olan yapay oyuncaklar tarafından yok ediliyor. Ve mutsuz çocuklar daha da mutsuz oluyor sonrada uyumsuz davranışları olan sorunlu ergenler haline geliyorlar. Yapılan araştırmalar bu ergenlerin diğerlerine göre daha çok alkol tükettiğini, uyuşturucu kullandığını, yaşına uygun olmayan cinsel davranışlara sahip olduğunu ve kavgaya karıştığını gösteriyor (Margo, 2006).
Peki ailelerin ne yapması gerekiyor?
Aile ile birlikte zaman geçirmek çocukların ruhsal gelişimi için son derece mühimdir. Sevgi, merhamet, saygı gibi soyut kavramlar ilk anne-babadan öğrenilir. Bu sebeple ebeveynler çocuklarının merak ettikleri ya da ihtiyaç duydukları bu kavramları kendi aile değerlerine göre çocuğa vermelidir. Aile her zaman öncelikli olmalıdır. Sosyal ilişkilerin fakirleştiği günümüz yaşantısında çocuklarla birlikte aile olarak vakit geçirmek, en az eğitim, sosyal aktivite ya da diğer etkinlikler kadar önemlidir.Aşırı korumacı olmak ve çocuğu yerine herşeyi düşünmek sanılanın aksine çocukların gelişimi için zarar vericidir. Onları daima birine bağımlı, kendine güvenmeyen ve sorunlarla başetme becerisi olmayan bir bireye dönüştürür. Aileler çocuklarına güvenmeli ve onlara kendi kararlarını verirken fırsat tanımalıdır. Elbette bu demek değildir ki onları tek başlarına başıboş bırakmalı; ebeveynlere düşen görev çocukları geleceklerine hazırlamak ve onlara gerektiği yerde ve gerektiği şekilde yol göstermektir.
İnsanın doğasında var olan kıskanma duygusu,çocuklukta genellikle kardeş doğumu ile su yüzene çıkar. Bir kardeşim olsun, kardeş istiyorum diyerek anne babasını bıktıran bir çocuk bile kardeş doğumundan sonra kıskançlık belirtileri gösterebilir. Günümüzde anne ve babaların belki de en çok şikayet ettikleri konuların başında kardeşler arasında kıskançlık ve bunun oluşturduğu sorunlar gelmektedir.
Yeni bir kardeşin gelmesi her şeyden önce eve yeni bir birey gelmesi demektir. Bu yeni birey evdeki dengeleri değiştirecek ve daha önemlisi çocuk tarafından rakip olarak algılanacaktır. Devamlı bakıma muhtaç, annenin tüm zamanını alan, bütün aile bireylerinin ilgisini çeken küçük yavrunun,rakip olarak algılanması doğal karşılanmalıdır. Bu rakip anne ve babayı çocuktan uzaklaştıran istenmeyen biridir. Sadece ev içindeki bireylerin değil misafirlerin dahi odak noktası olmuştur, ona hediyeler gelmekte, devamlı ondan söz edilmektedir.
Kardeşler arasında doğal gelişen bu durum,anne ve babaların hatalı tutumları ile bir sorun halini alabilir. Genellikle ilk hata, çocuğun ona bir kardeş geleceğine hazırlanmaması ile başlar. Hiçbir şeyden haberi olmayan çocuk,bir gün biri ile karşılaşmakta ve kendisine kardeşi olduğu söylenmektedir. Oysa çocuğa daha gebelik sırasında kardeşinin olacağı bilgisi verilmeli ve çocuk bu duruma hazırlanmalıdır.
Yeni bebeğin dünyaya gelmesinin telaşı ve sevincini fazlasıyla yaşayan aile bireyleri,bir an başka bir çocukları olduğunu unutabilirler. Ancak çocuk ne olup bittiğini dikkatlice izlemektedir. Özellikle ailenin ilk çocuğu ise,kendisine olan ilginin birden azaldığının farkındadır. Kendisinin de varolduğunu ıspatlama çabası ile yaptığı birkaç farklı davranış biçimi anne baba tarafından tepkiyle karşılanır. Ailenin bu tutumu çocuğun “Beni artık sevmiyorlar” düşüncesini destekler.
Bazı anne babalar çocuklarına devamlı “Biz seni ondan daha fazla seviyoruz” gibi sözler söylerler. Ancak çocuğun istediği daha fazla sevilmek değil sadece sevilmektir. Eğer yeni gelen kardeşe anne babanın ilgi ve sevgisi daha fazla ise bu sözlerin çocuk için bir kıymeti yoktur. Önemli olan kendisinin eskisi kadar çok sevildiğini ve değerinden hiçbir şey kaybetmediğini çocuğa hissettirmektir.
Aralarında yaş farkı az olan çocuklarda kıskançlık belirtilerinin daha fazla görüldüğü bilinmektedir. Çocuk ilk kardeşiyle daha çok sorun yaşamaktadır. Burada ailenin yoğun ilgisinin aniden başka bir çocuğa yönelmesinin katkısı büyüktür.
Bazı çocuklar kardeşi doğduktan sora ona yoğun ilgi ve alaka gösterir. Her ihtiyacını karşılamak ister ve bebeğin bakımında anneye yardımcı olmak için çabalar. Bu çocuklar genellikle kıskançlığını dışa vurmayan çocuklardır. Gösterdikleri sevgi ilgi çok abartılı ve sahtedir. Aslında kıskançlık duygusunu dışa vurmadaki zorlukları nedeni ile böyle davranmaktadır. Kardeşlerini kıskandıklarını belli ederlerse annelerinin tamamen kendilerinden uzaklaşacağı gibi bir duyguya kapılır ve hissettiklerini dışa vuramazlar.
Yeni doğan kardeşini kıskanan bir çocuk eğer anne babanın dengeli ve olumlu tutumu devam ederse kısa süre içinde yeni duruma uyum sağlar. Bu uyumu sağlamada anne babaya büyük görev düşmektedir. Kıskançlığı pekiştirecek her türlü tutumdan kaçınılmalıdır. Yeni bebeğe çocuğun yanında çok fazla sevgi gösterisinde bulunma, devamlı ondan ve onun şirinliğinden bahsetme gibi davranışlardan uzak durulmalıdır. Çocuk anne babanın kendisine olan ilgi ve sevgisinin azalmadığını hissetmelidir. Bunu hissettirmek de anne babanın elindedir.
Kardeşler arasında rekabet doğal ve normal gelişimin bir parçası olarak kabul edilmelidir. Ancak rekabetin bir düşmanlık haline gelmesi ve her alanda kendini göstermesi doğal karşılanamaz. Çocuklar arası rekabet ve çekişmenin nedenleri arasında anne babanın gözüne girebilme, evde bir yer edinebilme, bireyselliğini kabullendirme, önemsenmek ve değer verilmek isteme sayılabilir. Esasen her yaşta insanlar arasında bir rekabet söz konusudur. Genellikle anne babalar kardeşler arası çekişme, didişme ve rekabet havasından büyük endişe ve üzüntü duyarlar. Onların idealinde birbirleri ile çok iyi geçinen ve hiç kavga gürültü çıkarmayan uyumlu çocuklar vardır. Kardeşler arası çekişme bütün ailenin huzurunu bozacak derecede büyük olabilir. Anne baba, kardeşler arası rekabetin normal ve hoş karşılanacak sınırlarda olup olmadığını gözlemeli, bu sınırlar aşılmadıkça müdahale etmemelidir. Birbirlerine zarar vermeyecek derecede ufak didişmelere karışmamalı ancak zarar vermeye başladıklarında birbirlerinden ayırmalıdır. Yani her anlaşmazlık ve didişmede hakim yada hakem rolünü üstlenmemelidirler. Sınırların aşıldığı düşünüldüğünde krize müdahale edilmeli eğer çözüm bulunamıyorsa yetkili birine rehberlik için başvurulmalıdır. Özellikle küçük çocuk ağlayarak, zırlayarak annenin duygusallığını kullanmaya çalışır. O zaman büyük çocuğa sen ağabeysin, sen ablasın diye haksızca yüklenilmesi hatalı bir tutum olur. Küçük çocuğun anne ve babası tarafından devamlı desteklediği ve kayırıldığını düşünen ağabey ya da ablanın anne babaya karşı olumsuz tutum sergilemesi doğaldır.
Çocuklar birbirleri ile yaşadıkları zorlukları hemen aile bireylerine aktararak yardım isterler. O zaman anne babanın taraf olması beklenir. Çocuk kendisinin haklı olduğu ve desteklenmesi gerektiğini düşünür. Oysa anne babalar çok ender durumlar hariç taraf olmamalıdır. Taraf olmak onların bizi içine almak istedikleri oyuna dahil olmak demektir. Rekabeti ve yarışı alevlendirecek olan kardeşlerin birbirleri ile sık sık kıyaslanması ya da birinin diğerinin önüne çıkarılması gibi tutumlardan uzak durulmalıdır. Çocukların yalnız iken daha sakin ve rahat olmalarına karşı anne babalarının olaya müdahale beklentisini açıklamada yeterlidir.
Çok çocuklu ailelerde kardeşler arası rekabet yoğun yaşandığı zaman anne baba için dayanılmaz bir hal alabilir. Burada önemle üzerinde durulması gereken her çocuğun aile içinde kendi özel yerini farkında olmasını sağlamaktır. Çocuklar arasında ayırım yapılmamsına özen göstererek her birinin ayrı birey olduğu bilinciyle davranılmalıdır. Bireysel farklılık göz ardı eden “benim çocuklarım” yaklaşımı kardeşler arasındaki rekabeti körükleyecek ve onların aile içindeki yerleri konusundaki endişelerini arttıracaktır.
İkiz çocuklarda her kardeş arasında görülen rekabete ek olarak ailenin ve çevrenin birbirlerine benzemeleri konusundaki ağır baskısı devreye girer. Fizik görünümleri ile birbirlerine benzeseler dahi bu çocuklar iki farklı bireydir. Bu farklılığın ilk önce anne babalar tarafından kabul edilmesi gerekir. Aynı kıyafeti giydirme, aynı oyuncakları alma, aynı yatakta yatırma gibi tutumlar çocukların bireyselleşmesinin önünde büyük engel teşkil eder. Her çocuğun bireyselleşmesine ve ayrı kişiliğinin gelişmesine fırsat tanınmalıdır.
Kaynak :http://www.mucahitozturk.com
Uzm.Aile ve Evlilik Danışmanı , Nazlı ÖZBURUN
Kirpilerin öyküsünü duymuşsunuzdur, öyküye göre iki kirpi yalnız yaşayamazlar. Birbirlerine yakınlaşmaya çalışırlar ama yakınlaştıkça dikenleri batar. Hemen uzaklaşırlar. Üşürler ve yeniden yaklaşmayı denerler. Yeniden dikenler rahatsız eder. Ne yalnız olabilirler, ne de bir arada durabilirler. Bir çok denemenin ardından, en sonunda kendi varlıklarını olduğu gibi kabul edip zarar vermeden ve zarar görmeden en uygun yakınlaşma mesafesini bularak bir arada durmayı başarırlar. Artık ne üşürler, ne de canları yanar.
Bu metaforu insanların dünyasına uyarladığımızda insanların da böyle olduğunu görürüz. İnsanlar da ne yalnız yapabilirler, ne de beraber olduklarında çatışmasız durabilirler. Çatışma iki insan söz konusu olduğunda kaçınılmaz olmaktadır. Sorun çatışmanın varlığı değil, çözümlenme isteğinin olup olmaması veya çözümlenme şeklinin sağlıklı olup olmadığıyla ilgilidir çoğu kere…
İnsanlar arası ilişkilerde yaşanan çatışmalara ve sorunlara bakıldığında en temelde aşağıdaki hastalıklı noktaları görmek mümkündür:
Ümitsizlik; ilişkilerdeki birinci kör nokta insanın önce kendisinden sonra da diğer insanlardan ümidini kesmesidir. Yaşam tecrübeleri insana, diğerler insanlarla ilgili pek çok olumlu ve olumsuz deneyim sunar. Toplumsal yaşamda pek çok hayal kırıklığı yaşamış olan insan bu deneyimlerini olumsuz olarak kaydeder. Yaşanmışlıkların etkisiyle olumsuzlukları, bütün insanlara genelleyerek insanlardan yana iyi bir şey ummaz olur. Yani ümitsizliğe kapılır. Sonrasında yaşananları bu algının etkisiyle değerlendirir. Haklılığını kanıtlamak üzerine deliller toplar ve yanlışında ısrarcı olur. Kendisini doğrulamayan bir durumla karşılaştığında ya o durumu reddeder ya da kendisine göre şekillendirir. Kendisini bir nevi yalnızlığa mahkum eder.
Kibir; kişinin kendisini her şeyden ve herkesten üstün görmesi eğilimidir. İnsanın nereden geldiğini unutması durumudur. Kişi kendisini o kadar sever ve kendisine o kadar güvenir ki kimseleri kendisine layık göremez. Kendi egoist büyüklenmeciliğinde kaybolmuştur. Tenezzül edip diğerleriyle iletişime geçmez. İlk adımı hep karşı tarafın atmasını bekler. İhtiyacı olsa da, ihtiyacını reddeder. ’’Kendi kendime yeterim’’ diye düşünerek insanlardan uzaklaşır. Zorunlu olarak kurduğu ilişkilerde de karşısındakini sürekli küçük gördüğü için zaten sevilmez. Doyurucu olmayan yapay ilişkilerde narsistik benliğini yüceltir. Kedinin uzanamadığı ciğere mundar demesi gibi büyüklenmeci yapısından dolayı ilişki kuramayan insan kendi kendini kandırır. Ve etrafındakilerin ilişki kurmaya değer olmadıklarından yakınır.
Gurur; kişiyi karşısındakinden bir şey alabilmeye kapatır. Diğerinde var olan bir güzelliği görüp takdir edememek gururdan dolayı kişiyi kısırlaştırır. Kimden olursa olsun, güzel bir şeyi alabilmek kabul edebilmek kişiyi büyütürken geliştirirken, kabul edememek gurura yenik düşmek kişiyi küçültür. Gururdan dolayı, beğenmeme hastalığına yakalanan insan, ilişkilerinde de mutsuz ve ketum olur. Haksız olsa, haksızlığını kabul edip özür dileyemez. Haklı olsa haklılığını aşırı derecede yüceltir. Öyle bir noktaya gelir ki çizgiden iyice çıkar. Aşık olsa reddedilme kaygısıyla söyleyemez. İhtiyacı olsa gururundan isteyemez. Kendini gururundan dolayı yalnızlığa mahkum eder.
Sui zan ya da önyargılı düşünme, kişinin karşısındaki için yeterli kanıta dayanmadan, kötü düşünmesidir. Olması gereken kişinin karşısındaki herkesi kendi nefsinden daha iyi, bilmesi net delillere dayanmadan kötü düşünme eğiliminde olmamasıdır. Sui zan kalbin bedduasıdır en önce insanın kalbine isabet eder. İnsanların diğerinin içinde var olduğu şartları bilmeden hakkında ileri geri konuşup yargıda bulunması kalpleri kırar, ilişkileri dinamitler.
İnsan yalnız yaşayamayan bir varlıktır. Diğerine muhtaçtır. Toplumsal yaşam, ekonomik yaşam ve psikolojik yaşam buna göre kurgulanmıştır. İnsanlarla yaşanan ilişki problemlerinde sürekli karşı tarafı suçlamak insanı hiçbir yere taşımaz. Suçlananlar değişir ama problem her yani ilişkide yinelenir.
Bu noktada önemli olanın kişinin kendine dönmesi ve kendisindeki kör noktaları keşfetmesinin olduğunu düşünüyorum. Aksi halde boşuna bir savruluş ve acı dolu, suçlama dolu yaşamlar…
Uzayda kara deliklerin her şeyi yutması gibi, insandaki kara deliklerde güzel ve iyi olanı yutarlar. İnsanda var olan; ümitsizlik, kibir, gurur ve sui zan birer kara delik olup insanlar arası iletişimi ve doyurucu ilişkileri dinamitliyorlar.
Acizane kanaatimce, insanın bu noktadaki farkındalığının artması ve sorunu dışarıda aramayı bırakarak insanın kendine dönmesi, ilişkilerde patinaj yapmaktan kurtulup yol almayı sağlayacaktır.
Prof. Dr. Güler Fişek, Uzman Klinik Psikolog Virna Gülzari
Bugünün dünyasında ergen olmak bir kuşak öncesinden bile çok farklı olup, ergenin karşısına çıkan uyaran bolluğu geçmişte hiçbir kuşakta görülmemiş çeşitliliktedir. Böyle bir çeşitlilikle baş etmek, bunları düzene sokmak ve arasından doğru seçimleri yapmak ergen için olduğu kadar ebeveyn için de zordur. Ergenlik zaten kendi içinde karmaşık ve zor bir dönemdir. Artık çocukluktan çıkmış olan genç hayatla ilk kez tek başına ciddi pazarlıklara girer. Bir yandan, “Ben kimim?”, “Hayatımda neler önemli?”, “Geleceğimi nasıl şekillendireceğim?” gibi sorulara cevap ararken, bir yandan da bu gelişim evresinin karşısına çıkardığı fizyolojik ve duygusal değişimlerle baş etmeye çalışmaktadır.
Ebeveynler açısından bakıldığında ise benzer bir karmaşa onlar tarafından da yaşanmaktadır. Özellikle, yardımcı olmaya çalıştıkları ilk çocukları ise, ergenin karşılaştığı olayları onlar da yeni yeni tanıyor ve nasıl baş edeceğini kendileri de tam olarak bilmiyordur. Diğer bir yandan çevrenin sunduğu çeşitliliklere ve yeniliklere ergenler çok daha hızlı uyum sağlarken, anne-baba onlardan geri kalmaktadır. Kendi gençliklerinde karşılaşmadıkları bu yenilikleri sindirebilmeleri onlar için daha da zordur. Kısacası ergenin sorularına cevap aradığı bu dönemde, anne-baba kendisi de bir gelişim evresinden geçmektedir ve onlar da soru sormakla meşguldür.
Ailelerin bu zorlu dönemle baş edebilmelerinde çok önemli bir unsur aile içi sınırlardır. Her ailenin günlük yaşantısında izlediği bir tipik düzen, bir karşılıklı etkileşim örüntüsü vardır. Bu düzen ya da örüntüleri şekillendiren etkenler o ailenin özel durumundan, ailenin içinde bulunduğu kültürden, ve evrensel bazı kurallardan kaynaklanır. Bu örüntüleri oluşturan ilişkiler zamanla aile içindeki sınırları belirler. Burada sınır sözcüğünden kastımız ailenin günlük işleyişini ve kimin kiminle ne şekilde davranabileceğini belirleyen kurallardır. Örneğin, bir çocuk büyükleriyle ne şekilde konuşabilir, kız ve erkek çocuklara nasıl ve ne kadar yaklaşmalı,arada ne kadar mesafe bırakmalı, anne- baba çocuklarına ne ölçüde karışabilir, gibi. Dile getirilen ya da getirilmeyen bu tür konuları düzenleyen kuralların tümü aile içi ilişkilerde sınırları belirler.
Ailedeki en önemli sınırlardan biri de kuşaklar arası ilişkileri belirleyen sınırlardır. Bu sınırları da ikiye ayırabiliriz. Bunlardan biri kişiler arası uzaklık-yakınlık dengelerini belirleyen bir sınır olup, kararların, duyguların ve kişisel bilgilerin ne ölçüde paylaşılacağını belirler. Örneğin, ergen önemli bir yere ne giyeceği konusunda annesinin fikrini alır, anne teyzeyi kızına çekiştirir Ğ bu yakınlık boyutudur. Kuşaklar arası yakınlığın düşük olduğu bir ailede bireyler bağımsız olur, ama yalnız da olabilirler. Yakınlığın yüksek olduğu bir ailede ise karşılıklı destek güvencesi vardır ve bununla birlikte bağımsızlık kısıtlanabilir.
Diğer bir sınır ise kuşaklar arası hiyerarşi ilişkisini içerir. Yani kimin kime üstün olduğunun, son kararların kimin kararları olacağının belirlenmesi. Hiyerarşi iki alanda belirir: kontrol ve bakım / koruma. Kontrolden kasıt, kimin sözünün geçeceğidir. Örneğin, hangi yaşta, neyi, ne kadar yapmasına izin var? Bakım ve korumadan kasıt da, şu: ergen sosyal çevrenin baskılarına uyum sağlamaya çalışırken kendi temel bakım ve güvenliğini tehlikeye atacak durumlarla karşı karşıya olduğunda anne-baba ne yapacak? Örneğin, kızı diyet yapmak uğruna sadece meyve yemeye başladığında veya oğlu arkadaşlarıyla maça gittiğinde başka gruplarla atıştığında, anne-baba ne yapacak?
Diğer tarafta ergenlerin ne yaşadığına bakacak olursak, öncelikle ben kimim, yolum ne, gibi sorulara cevap ararken, bir diğer taraftan da anne-babanın girişimlerini sorgular. Çocuklukta geliştirdikleri “en doğruyu annem-babam bilir” imajları gittikçe sarsılmaya başlar. Çevrelerindeki diğer anne-babalarla kendi anne-babalarını karşılaştırırlar. Zamanla tek doğrunun onlar olmadığını gördükleri gibi, onların hatalarını da fark ederler. Akran grubuna uymak için çabalayan ergen, onların desteğiyle de anne-babasına karşı çıkmaya başlar.
Ergen bir taraftan anne-babanın müdahale ettiği her konuda daha fazla izin ve özgürlük isterken, diğer bir taraftan bu özgürlükle nasıl baş edeceğini bilmez. Anne-babanın koyduğu sınırlarla savaşır, ancak kendisinin ne kadar özgürlüğü taşıyabileceğini de bilmez. Dolayısıyla ergenlere verilecek özgürlükler her zaman için kendini koruyabileceği bir çerçevede olmalıdır. Örneğin, 14 yaşında bir ergenin bara gitmesine izin verdikten sonra içki içmemesini bekleyemezsiniz.
Ebeveynler kendi değerlerini ve doğrularını çocuklarına aktarmaya ve onları potansiyel tehlikelerden korumaya çalışırken yaptırımcı gibi görünebilen girişimleri olabilir. Bu da kuşaklar arası çatışmaya yol açabilir. Bu çatışmalar bir ölçüde gelişimsel sürecin doğal bir parçasıdır. Burada önemli kriter çatışmaların düzeyidir. Çocukların kendilerini ve çevrelerini sorgulamaya hiç girmemeleri de bir problem teşkil eder. Çocuklar büyümeye çalışırken belli bir ölçüde anne-babalarını itme ihtiyacındadırlar. Ebeveynlerin bunu bir ölçüde kabullenmesi ve taşıyabilmesi gerekir. Tepkileri çocuklarının bu ihtiyacını inkar edip, onlara sırtını dönmek olmamalıdır. Çatışmalar, ilişkileri tamamen koparmayla veya hiyerarşiyi tamamen ortadan kaldırmayla sonuçlandığı taktirde, normal gelişimsel evrenin gerekleri aşılmış demektir.
Çatışmayla karşı karşıya kalan anne-baba çatışmayı çözmek için ne yapabilir? Ya “ben haklıyım” der, ya “o haklı” der, ya da “ikimiz de haklıyız” der. Anne-baba tamamen kendine paye verdiği zaman, yani kendi otoritesini sürdürmek uğruna yaptırımcı ve aşırı koruyucu davrandığı taktirde hiyerarşiyi arttırır. Örneğin, bilgisayarının başından kalkmayan çocuğunun bilgisayarını elinden alır. Bu durum zamanla ebeveyn diktasına kayabilir. Böyle bir tavırla karşılaşan ergen anlaşılmamışlık yaşayarak öfkelenir ve anne-babasıyla güç savaşına girebilir. Bu koşullar altında ergen anne-babasından uzaklaşır, kendisine daha zararlı olabilecek çözümlere kayabilir. Anne-baba diyalog kopukluğuyla karşı karşıya kalıp, korumak istediği yakınlığı yitirir. Aileden bu şekilde kopan çocuk birilerine bağlı olma ihtiyacı içinde alternatif aidiyetler arayıp, yanlış adreslere gidebilir.
Diğer bir uçta, çocuğuyla çatışmaya girdiğinde tamamen çocuğuna paye veren anne-babada da tam tersi bir durum söz konusudur. Çocuğun talepleri karşısında, onu mahrum etmemek için, makul olduğuna inandığı sınırları koruyamaz. Örneğin, cep telefonu olduğu halde, arkadaşlarındaki en yeni modeli isteyen çocuğuna yeni telefon alır. Bazı durumlarda ise anne-baba çocuğundan korkar. Onun kararlı ve ısrarcı tavrından ve bunun doğuracağı sonuçlardan çekinir. Onlar kadar kararlı bir şekilde fikrini savunamaz. Veya kendi kurallarının doğruluğundan emin olamaz ve mesajları açık bir şekilde veremez. Umar ki sevgisi ergeni durdursun. Anne-babası kendisiyle net olmayan genç de kendince doğru bulduğu çözümleri uygular.
Anne-babanın aşırı müsamahakar olup, denetimi tamamen çocuğa devrettiği durumlarda hiyerarşi tepe taklak olur. Ergen baş edemeyeceği bir özgürlükle karşı karşıya kalır. Anne-babasının aşırı ilgisi kendisini boğarken, denetimsizlik ve başıboşluk onu ürkütür. Bu durumda kendisini yalnız kalmış hisseder ve ailesine güveni sarsılır. Çözüm olarak güvende hissedeceği ve destek bulabileceği başka bir grup arayışı içine girebilir. İpleri tamamen çocuğun eline bırakmış anne-baba da endişe içinde, kurduğunu sandığı yakınlıktan faydalanıp ergenin hayatında neler olup bittiğiyle ilgili bilgi koparmaya çalışır.
Her iki durumda da ergen desteksiz ve yalnız, anne-baba ise çaresiz kalır. Her iki taraf da gittikçe birbirlerinden koptuklarını fark edip, telaşa kapılırlar. Geriye sağlıklı tek bir yaklaşım kalıyor: “Her ikimiz de haklıyız”. Bu yaklaşımda tarafların duygularının anlaşıldığını hissetmesi ve çözümü birlikte üretmeleri esastır. Örneğin, şehirden çok uzakta oturan bir ailenin 14 yaşındaki çocuğu, aynı sitedeki arkadaşıyla birlikte taksiyle şehir merkezinde arkadaşlarıyla buluşmak ister. Anne-baba çocuğu için arkadaşlarıyla buluşmanın önemini anlar, ama taksiyle tek başına gitmesini doğru bulmaz. Sonuçta birlikte konuşup, farklı birkaç alternatifi tartıştıktan sonra, arkadaşıyla birlikte, onların şoförüyle gitmelerinde karar kılınır.
Burada önemli olan çocuğun talebine duyarlı olmak, gerekçelerini dinlemek, ancak koyulan kuralın çocuğun emniyeti için ya da ailenin ortak huzuru için olduğunu belirtmektir. En önemlisi, anne-babanın kendi gerekçelerini açık bir şekilde sahiplenerek ortaya koymasıdır. Çocuğun farklı düşünce ve öncelikleri, hatta değerlerinin oluşmakta olabileceğini kabul etmek gerekir. Çocuktaki farklılığı kabul etmek, farklılığa boyun eğmek demek değildir. Anne-babanın kurallarının hep esneyeceği anlamına da gelmez. Ama bir pazarlığın ilk kuralı, tarafların farklı pozisyonlardan yola çıktığını kabul etmektir.
Pazarlık sözcüğü burada çok yerindedir, çünkü karşılıklı fikir/talep alışverişinde taviz olasıdır. Ancak çocuğun sesini duyurma, talebini dile getirme hakkı, her istediğini yapma hakkı değildir. Aynı şekilde, anne/babaĞçocuk yakınlığı – “arkadaşlığı” – da eşitler arası sınırsız yakınlık anlamına gelmez. Sonuç olarak, anne-baba ebeveyn rolüne sahip çıkabilmeli, ailede temel yetkili ve sorumlu kişi olduğunu unutmamalıdır. Bunun yanı sıra, çocuğunun kendine yakın ama ayrı bir varlık olduğunu bilmeli ve buna saygı duymalıdır. Ergenin dünyasını anlayıp, onu yakından takip etme ihtiyacını ve mesajını, onun korumak istediği sınırlarını aşmadan yapmak gerekir.
Uzm.Aile ve Evlilik Danışmanı ,Nazlı ÖZBURUN
Duruşu deprem kuşağında olan evliliklerde sarsıntı eksik olmaz. Her an her şey bir kavga nedeni haline gelebilir: ütülenmemiş bir gömlek, tuzu konmamış bir yemek, şarjı bitiği için açılmamış bir telefon, akrabaya yapılmış küçük bir yardım, çocuğun nezle olması, biraz kilo alma, koltukta uyuyakalma, geç ödenmiş bir fatura…
İçe atılan gerçek kızgınlıkların yerine çakma olanları geçmiş ve zaten dolu olan kızgınlıklar bir şekilde yolunu bulup kavgaya dönüşmüştür. Net olamamak, samimi konuşmamak, kusuru hep karşı tarafta görme alışkanlığı, ilişkiyi her an çatışmalı bir yapıya dönüştürmüştür.
Mizaç uyumsuzlukları ve karşıdakinin mizaç özelliklerini kabullenmeyiş, bir başka sallanma nedenidir. İlk başta bizde olmayan özellikler olduğu için karşı tarafta görüp beğendiğimiz her şey, sonrasında kıyasıya eleştirdiğimiz ve kavga nedeni yaptığımız şeylere dönüşür.
“Çok saf ve temiz göründüğü için âşık olup evlenmiştim!” diyen bir adam sonrasında eşinin saf oluşunu eleştirmeye “Elinden hiçbir iş gelmiyor!” diye onu horlamaya başlar. “İnsan bu kadar da saf olur mu? Hiçbir işin üstesinden gelemiyor!” diye eşini küçümser.
Kendi büyüdüğü yerlerdeki erkeklerin kadınlarla kurduğu ilişkilerde hayır göremeyen bir kadın, kendisini “daha fazla sahiplensin” diye evlendiği adamın kıskanç olmasından bunalır sonrasında…
“Hanım hanımcık bir ev hanımı” özellikleri taşıdığı için evlendiği kadını, sonrasında “Kadınlık bulaşık yıkamak, yemek yapmak değildir. Onu para verirsen de yapıyorlar!” diyerek aşağılayıp kadınını başka kadınlarla kıyaslamaya başlar bir başka erkek.
Özgüvenine hayran olduğu için evlendiği adamın sonrasında kalabalıklaşan çevresinden yakınmaya başlar bir başka kadın.
Ne istediğini bilmeden, kendi gerçekliğinin farkında olmadan yapılan evliklerde, altyapı sağlam olmadığı için sarsıntılara karşı dayanıksız ilişkiler kurulur.
Hayat bu, önünüze ne çıkaracağı belli olmaz. Karşınıza çıkan kişiyle/kişilerle ilişkiniz sarsıntı geçirmeye başlarsa yorulursunuz. Yapı yıprandığı için ömründen önce çöker. Sonrasında bir gün taraflardan birisi yorulup yeter artık diyebilir.
Eşlerin arasındaki boşluk, her sallantıyla her kavgayla biraz daha açıldığından, aradaki boşluğa bir başka kişi yerleşebilir. İlişkide boşluk yokken üçüncü kişinin (ne kadar istekli olursa olsun) araya giremeyeceği durumdayken; boşluk oluşmuşsa kötü niyetli üçüncü kişiler araya kolaylıkla girebilir.
Didişerek yaşamaya alışmış bünyeler, anlaşarak yaşamayı öğrenmekte zorlanıyorlar. Yıpranan ilişkilerden etkilenen çocuklar, daha hayata başlarken didişerek yaşamayı öğreniyorlar.
Birleşik çatlak kaplar gibi sürekli sızıntı yapıyoruz. Anne-babalarımızdan öğrendiğimiz “her şey için kavga edilmelidir” anlayışını çocuklarımıza bulaştırıyoruz.
Hayatta her şeye kızmaya, her şeyi çatışma meselesi yapmaya ve sürekli karşı tarafı taşlamaya harcanacak kadar basit ve uzun değil. Hayat; seyretmek, anlamak ve yaşamak için, öğrenmek için çok sayıda fırsat sunarken, bizler sağlam olmayan yapılarımızdan dolayı sallana sallana serseme dönüyoruz.
Hiç gerek yok! Yapıyı sağlamlaştıralım ve ilişkiyi deprem kuşağında kurmak yerine daha sağlam bölgelerde kurmayı deneyelim.Eğer deprem kuşağında kurulmuş bir ilişkinin içindeysek de bu ilişkiyle nasıl baş edeceğimizi öğrenmeye çalışalım.Olmuyorsa da destek almak için geç kalmadan yapı çökmeden bir uzmana başvurmayı gereksiz görmeyelim en azından