FAIL (the browser should render some flash content, not this).

Sosyal fobideki temel patoloji, sosyal ortamlarda ya da performans gösterilmesini gerektiren durumlarda bireyin aşağılanmasına veya utanç duymasına neden olabilecek biçimde bir davranış göstereceğine ilişkin belirgin ve inatçı bir korku duymasıdır. Bu nedenle birey bu tür ortamlara girmez, girmek zorunda kalırsa da belirgin bir huzursuzluk yaşar. Bu korku ve sonucunda oluşan kaçınma davranışları bireyin, iş-sosyal ve özel yaşamını kısıtlamaya başlayınca sosyal fobi tanısı konulur (APA 1994).

BİLİŞSEL MODEL ÇERÇEVESİNDE SOSYAL FOBİ

Sosyal fobiyi açıklamakta kullanılan bilişsel modele göre, sosyal fobik özellikler gösteren bireylerin kendi davranışları ve başkalarının bu davranışlarını yargıla­ma biçimlerine İlişkin İşlevsel olmayan bazı düşünce ve inançları vardır. Bu düşünce ve inançlar sosyal yön­den olumsuz değerlendirilme ile ilgili bazı otomatik düşünceleri uyarmakta böylelikle kaygı oluşmakta ve sosyal performans bozulmaktadır. Sosyal performans bozuldukça sosyal fobinin şiddeti artmakta, sosyal fobinin şiddeti arttıkça sosyal performans daha da bozulmaktadır. Bu kısır döngünün devamına neden olan bir başka etken de sosyal fobiklerin olumsuz değerlendiri-leceklerine ilişkin düşünce ve inançlarına kanıt bulabilmek için dikkatlerini seçici olarak olum-suzluklara odaklamalarıdır (Stopa ve Clark 1993).

Başka bir deyişle sosyal fobik bireyler, reddedilecekleri, aşağılanacak veya utanılacak bir duruma düşe­cekleri biçimindeki beklentileri nedeniyle sosyal ortamlara katıldıklarında veya katılmayı düşündüklerinde anksiyete yaşarlar. Olumsuz düşünceler, şu yollarla bir kısır döngüye yol açarak sosyal fobinin sürmesine neden olur (Stopa ve Clark 1993):

a.       Yaşanılan anksiyetenin bedensel ve davranışsal belirtileri   (kızarma gibi), tehlike duygusunu ve dolayısıyla anksiyetelerini daha da arttırır (örneğin kızarma; kişinin utangaç, kişiliksiz, yetersiz olarak algılanacağı biçiminde yorumlanabilir).

b.       Sosyal fobik bireyler giderek kendi olumsuz düşünceleri ile aşırı ilgili bir duruma gelirler ve bu aşırı uğraş,   sosyal ortamlarda gerçekçi değerlendirmeler yapmalarına engel olur. Böylelikle kendi davranışlarını ve başkalarının bu davranışlara tepkilerini incelerken,   ilgi ve dikkatlerini olumsuz düşüncelerini destekleyecek şekilde kullanırlar. Bu bir anlamda korktuklarının başlarına gelmesi, kehanetin doğrulanması demektir (örneğin; sosyal ortamlarda kendileri daha soğuk davrandıklarından, sosyal çekimleri azalacaktır. Bu da baş-kalarının kendilerine daha uzak ve mesafeli davranmasına neden olacaktır. Bu durumda birey sosyal ortamlarda istenmediği biçimindeki düşüncesini destekleyen bir kanıt daha bul­muş olacaktır. Gerçekten de sosyal fobikler nor­mallerle karşılaştırıldıklarında olumsuz sosyal o-layların olasılığını abartmakta, olumluların olasılığını ise küçümsemektedirler. Ayrıca sosyal fobiklerin çok sayı­da olumsuz ve az sayıda olumlu otomatik düşünceleri olduğu bildirilmektedir (Lucock ve Salkovskis 1988).

 

off

Uzm.Pedagog Zeynep Temizer Atalar

Çocuklar, özellikle 1-3 yaşları arasında annelerinden ya da onların bakımıyla üstlenen herhangi bir kişiden (anneanne, babaanne veya bakıcı gibi) ayrılırken sıkıntı yaşayabilirler. Bu durum, çoğu zaman çocukta bir problem olduğunun habercisi değildir. Çocuk sadece dış dünya karşısında kendini savunmasız hisseder. Fakat bu duygu, çevreyi ve çevresindeki insanları tanıdıkça, başkalarıyla ilişki kurabilmeyi öğrendikçe, kendini güvende hissettikçe ortadan kaybolur.

Seperasyon anksiyetesi yani ayrılık kaygısı, 4 yaş ve üzeri çocuklarda, evden veya ebeveyninden ayrılırken yoğun bir korku, endişe yaşaması durumudur. Bu çocuklar, annelerinden ayrılmak istemezler adeta onlara yapışık bir şekilde yaşamlarını sürdürürler.

Bu sorun çocuklarda sosyal uyum konusunda sıkıntı yaşamalarına, okul başarısında sahip oldukları potansiyeli yakalayamamalarına, kendi başına karar verip bunu uygulayamamalarına ve kendileriyle ilgili olarak yetersizlik duygularına sebep olur.

Anne ya da babanın bir yere gideceklerinde başlarına bir şey geleceği, onlar yokken kendisinin zarar göreceği gibi endişeler, çocuğun yaşam kalitesi oldukça kötü etkiler. Bu tür kaygılarla boğuşan çocuk, ne arkadaşlarıyla sağlıklı ilişkiler kurabilir, ne dikkatini yoğunlaştırıp derslerine yönelebilir ne de kendisini tek başına hareket edebilecek kadar güçlü hissedebilir.

Böyle bir zorluk yaşayan çocukların çoğu, aşırı koruyucu ve/veya kaygı düzeyi yüksek ailelere sahiptir. Anne babanın, çocuğun kendileri olmadan var olabilmelerine fırsat vermeyen, onlar adına konuşup, onlar yerine yedirip giydiren bir yapıya sahip olması, çocuğun tek başına hareket etmesini engeller. Bu, çocuğun çevreye karşı duyacağı güveni de etkiler. Ayrıca yine anne babanın, çocuk, çevre ve kendileriyle ilgili olarak kaygılı olması, çocuğun da endişelerini arttırır. Sürekli çocuklarına veya kendilerine bir zarar geleceği kaygısıyla tetikte olan, her uyaranı tehlike olarak algılayıp, aşırı koruyucu olan ebeveynler, çocuklarının da benzer korkular yaşamasına zemin hazırlarlar. Bu sayede çocuklar kendilerini ancak anne veya babalarının yanında rahat ve güvenli hisseder, farklı bir ortamda ya da kişilerle beraberken yoğun kaygı yaşarlar. Okula gitmekte zorlanır, karın ağrısı, kusma gibi şikayetleri olur, tek başlarına uyumak istemezler ve kendi başlarına hareket etme kapasiteleri de oldukça sınırlı olur.

Bu durumda çocukla beraber ailenin de psikolojik destek alması şarttır. Bu, her ne kadar çocuğun bağlandığı kişiden ayrılamaması şeklinde görülse de, yapılan klinik çalışmalar aslında ebeveynlerin de çocuklarından ayrılmakta zorluk çektiklerini göstermektedir. Bir çocuğun yanında anne babası yokken de kararlar alabilmesi, bunları hayata geçirebilmesi, hata yapabilmesi, bu hatalarla doğruyu öğrenebilmesi, kendini güvende ve rahat hissedebilmesi, benzer duyguları kendi özel hayatları içinde hissedebilen ebeveynlerle mümkün olacaktır.

 

 

off

Uzm.Aile ve Evlilik Danışmanı, Nazlı ÖZBURUN

Dünyada birçok seçim yapmak zorunda gibi hissediyoruz. Üstelik de neyi seçeceğimizi bilmeden. Hangi seçimin bizi mutluluğa, hangisinin acıya taşıyacağını bilmeden; seçim yapmak zorundayız.
Varoluşumuzu gerçekleştirirken hayatın içinde yapayalnız olduğumuzu sanıyoruz. Bir yolun başındayız ve yol ikiye, sonra yine ikiye ve sonra yine ikiye sonsuza dek ayrılıyor ve biz hangi yoldan gideceğimizi bir türlü seçemiyoruz.

Suflörümüz yok. Hangi yolun daha iyi hangisinin kötü olduğunu bilmiyoruz. Ama seçmek zorundayız. Seçmemek de bir başka seçim oluyor. Sonuçta “seçmemeyi seçmiş” oluyoruz.

Ne kadar karanlık değil mi? Kötümser bir bakışla varoluşçuların söylemeye çalıştıkları şey de bu.
Aslında biz, iki şey seçiyoruz bu yaşamda. Bunlardan biri “İyi bir insan olmak mı, kötü bir insan olmak mı?” Hangisini seçmişsek o yönde değişiyor hayatımız. Ve bunlardan hangisini seçersek, diğer bütün seçimlerimiz de bu kararın sonucunda şekilleniyor.

İyi bir insan olmaya karar vermişsek, iyi bir insan oluyoruz. Sonunda ne kadar zor seçimlerle karşılaşırsak karşılaşalım, ilk verdiğimiz karar bütün seçimlerimizi kolaylaştırıyor.
Kötü olmayı seçmişsek işimiz daha zor. Çünkü kendimize rağmen, duygularımıza rağmen kötü olmayı seçiyoruz, her seferinde canımız yanıyor ama gözümüz kazandıklarımızı kaybettiklerimizden önce gördüğü için kötü olmaya devam ediyoruz.

İkinci seçtiğimiz şey de şu: ya hayatımızı yakınarak ve bizde olmayanı, bizde eksik bırakılmış olduğunu düşündüğümüz şeyi isteyerek geçirebiliriz. Ya da elimizde olanı kullanarak yaşamayı seçebiliriz.
Herkesin hayatında eksik olan bir taraf, eksik bırakılmış bir ihtiyaç elbette vardır. Bazen annemizin eksik bıraktığı bir sevgi ihtiyacımız ya da babamızdan yeterince alamadığımızı düşündüğümüz bir onaylanma…Bazen de yeterince değerli olduğumuzu hissedemeden büyüme, ailenin desteğini hissedememe…

Şimdi seçmemiz lazım. Ya “Beni sevmediler, beni onaylamadılar, beni yalnız bıraktılar!” diyerek, bir ömür yakınmayı seçerek yaşayacağız. Ya da “Evet onlar eksik bıraktılar ama verdikleri başka şeyler de vardı!” diyerek, verdiklerini kullanarak kendimizi büyüteceğiz…

Olmayanı beklemek yorucudur! Üstelik de gelmeyeceğini bile bile… Çünkü kendi annesinden sevgi görmemiş bir anne, bize ne kadar sevgi gösterebilir?Kendi babası tarafından onaylanmamış bir baba, bizi nasıl onaylayabilir?

Her insan ancak kendisinde olanı verebilir. “Kendisinde olmayan bir şeyi vermedi!” diye, bir ömür ebeveynlerine öfkelenmeyi de seçebilir insan, ebeveynlerinin verebildiklerini kabul ederek yaşamayı da.
Görüyorsunuz ne kadar kolay aslında seçmek. Bütün seçimlerimiz önce iyi mi-kötü mü olmayı seçmekle başlıyor. Sonrasında olaylar karşısında kabul etmeyi mi, şikâyet etmeyi mi seçtiğimizle şekilleniyor.

Sonsuz olaylar zinciri içinde verebileceğimiz tek karar bu. Sonrasında havada, karada ölüm yok bize. Ne seçersek seçelim; sonu iyi olacak, memnuniyet olacak.

Kötü olmayı seçmekse tercihimiz, bir ömür boyu şikayet etmeyi de seçmiş oluyoruz. Ne sonu var, ne de bir getirisi.

Yaptığımız her seçimle yeniden kendimiz olmayı seçiyoruz ve olmak istemediğimizi eliyoruz.
Bu noktada bir şey daha var ki, bazen seçimi bizim yaptığımızı unutup, seçtiğimiz şeyin sanki kölesiymiş gibi davranabiliyoruz. Oysa biz seçtik. O halde değiştirmeyi de seçebiliriz. Başkası bizim adımıza seçseydi ve biz zorunlu olsaydık, mahkûm gibi davranma ve kötü olan durumdan şikâyet etme hakkımız belki olabilirdi.

Ama böyle bir hakkımız yok. Seçtiğimiz için kötü oluyorsak, seçtiğimiz için şikâyet ederek yaşıyorsak, oturup üstüne zavallı bir kurban gibi davranamayız. Biz seçtiysek ve seçtiğimiz şeyi beğenmiyorsak, neden değiştirmiyoruz öyleyse? Neden kendi seçtiğimiz “kötü olma”yı sanki bir başkası seçmiş biz de mecburmuşuz gibi kendimize yalan söylüyoruz.?

Seçiyoruz ve sorumluyuz. Değiştiriyoruz ve yine sorumluyuz ve hepimiz nihayetinde kendimizi seçiyoruz.Her niyet edişimizle, yaptığımız her bir seçimle hayatımızı ve kaderimizi yaşıyoruz

 

off

Uzm.Pedagog Zeynep Temizer Atalar

Okul fobisi ya da okul korkusu, çocuğun okula gitmek istememesi veya birdenbire bir gün okula gitmeyi reddetmesi şeklinde tanımlanabilir. Çocukta, bu talebe eşlik eden karın ağrısı, baş ağrısı, mide bulantısı, kusma gibi fiziksel yakınmalar da görülebilir. Bazı çocuklar, ailelerinin zorlamalarıyla okula gider fakat bir süre sonra okul idaresi tarafından tekrar evlerine yollanırlar. Sebepse okul içinde yaşadıkları yoğun kaygı, ağlama durumu veya ağrılar, kusma gibi fiziksel sıkıntılarıdır.

Bu noktaya gelmeden önce çocuk evde de huzursuzluk yaşar. Özellikle hafta içi, neşesizdir ve uyku sorunları yaşar. İştahı değişir, ödevlerine karşı ilgisizdir. Okula gideceği her sabah fiziksel bir yakınmayla kalkar. Neden olarak okuldaki öğretmenlerini ya da arkadaşlarıyla yaşadığı bir sorunu öne sürer. Bazı çocuklar ise tam olarak bir neden açıklayamayabilirler. Genellikle bu tür yakınmalar sonucunda okula gönderilmeyen çocuklar, evde rahatlarlar ve bütün bu belirtiler ortadan kalkar.

Okul korkusu, çocuk okula gitmeye başladığı dönemde ortaya çıkar fakat asıl sebebi genellikle seperasyon anksiyetesidir (ayrılma korkusu). Okul korkusu, çocuğun yaşadığı bir sıkıntı olsa da aslında bu, tüm ailenin yaşadığı bir problem durumudur. Okul fobisine sahip çocukların aileleri birbirlerine aşırı bağlı bir yapıya sahiptir. Çocuğun böyle bir fobisinin oluşmasında 5 temel aile yapısı en sık görülenlerdendir:

1-      Anne veya baba kendilerine bir şey olacağından korkar.

2-      Anne veya baba çocuğa okulda ya da yolda bir şey olacağından korkar.

3-      Anne veya baba çocuklarının kendilerine bağlı olmasından memnundur ve bu yapıyı destekler nitelikte hareket ederler.

4-      Çocuk, anne veya babasının yokluğunda başlarına bir şey geleceğinden korkar ya da kendisini bırakıp gideceklerinden endişe duyar.

5-      Çocuk, anne veya babasının yokluğunda kendi başına bir şey geleceğinden korkar.

Okul korkusu yaşayan çocuklar genelde ailesine aşırı düşkün, başarı kaygısı olan, sürekli onay bekleyen, uslu, uyumlu, çocuklardır. Ailede, bir hastalık durumu oluşması veya ekonomik bir kriz yaşanması, yeni bir kardeş doğumu, kayıp, okul ya da öğretmen değişikliği gibi sebepler, bu sonucun ortaya çıkmasını sağlar.

Okula gitmediği için çocuğu suçlamak ya da ağladığı için onu rencide etmek işe yarayan bir yöntem değildir. Bunun yerine daha hoşgörülü bir yaklaşımla, bu durumun bir çok çocukta görülebileceğini anlatıp düzelebileceğini söylemek daha rahatlatıcıdır. Okula göndermemek yerine bir süreliğine okula ona eşlik eden biriyle devam etmesi daha doğru olacaktır. Bir yandan da gerek çocukla gerek de aileyle yapılacak olan klinik çalışmalar, çözümün daha kolay gerçekleşmesini sağlayacaktır. Çocuğun yaşı ne kadar küçükse ve aile bu süreçte işbirliğine ne kadar açıksa, tedaviye yanıt da o kadar iyi olur ve çocuk çok daha kısa sürede okula döner.

off

Obsesyon kişide kaygı oluşturan inatçı, tekrarlayıcı ve rahatsız edici düşünce, imge veya dürtülerdir. Kompulsiyonlar ise bu rahatsız edici düşün­celerin oluşturduğu kaygıyı azaltmak ya da korkulan sonuçlardan korunmak veya kaçınmak için yapılan tekrarlayıcı davranış veya zi-hinsel eylemlerdir. Obsesif-kompulsif bozuklukta (OKB) hastanın obsesyonları ve/veya kompulsiyonları vardır, Kompulsiyonlar, büyüsel bir düşünce biçiminin sonucu olarak, kişiyi ya da yakınlarını ölüm-hastalık-uğursuzluk gibi felaketle sonuç­lanabilecek durumlardan korumak amacıyla yapılmaktadır.

Tipik obsesyonlar arasında mikrop veya kir bulaşması ya da zehirlenme, kendine veya başkalarına zarar verme korkuları; istenmeyen bir davranışta bulunacağına ilişkin düşünceler vardır. Genellikle bu obsesif düşünceler, hastanın değer sistemi ve yargıları ile çelişir özellikler taşır. Örneğin çocuğu­nu çok seven bir anne, ona zarar verebileceğinden; oldukça dindar bir kişi, tanrıya küfür etmekten korkabilir.

“Ritüeller” olarak da adlandırılan kompulsiyonlar ise, ya görünür bir bi­çimde yapılan davranışlar (kapının açık olup olmadığını tekrar tekrar kontrol etmek gibi) ya da örtülü bir biçimde yürütülen zihinsel ritüeller (sessiz biçim­de dua okumak gibi) şeklinde ortaya çıkar. Tipik kompulsiyonlar arasında aşırı derecede yapılan temizlik, el yıkama, kontrol etme, güvence arama, is­tifleme ve düzen oluşturma ritüelleri sayılabilir.

Çoğu hastanın hem obsesyonları hem de kompulsiyonları vardır. Daha önceleri bazı hastaların kompulsiyonları olmadan, yalnızca obsesyonları ol­duğu düşünülürdü. Yalnızca obsesyonları olan hastalarla yapılan çalışmalar(1,2), bu hastaların çoğunda zihinsel ritüellerin olduğunu ortaya koymuştur. Bu zihinsel ritüeller istenmeyen, rahatsız edici düşüncelerin oluşturduğu ra­hatsızlığı yansızlaştırma (neutralization) amacıyla yapılmaktadır.

BİLİŞSEL MODEL VE TEDAVİYE YANSIMALARI

OKB tanısı konan hastalar, diğer anksiyete bozukluğu olan hastalar gibi, çeşitli bilişsel hatalar yaparak bazı düşünceleri tehlikeli olarak algılarlar. An­cak, bir düşüncenin içeriği ile ilgili yorum, yalnızca tehdit veya tehlike üzeri­ne odaklandığında ortaya çıkması beklenen tablo anksiyetedir. Böyle bir du­rumda özgül olarak obsesif düşünce ve bu düşünceyi yansızlaştırma çabaları beklenmeyecektir. Obsesif tablo ancak düşüncenin oluşturabileceği olası zarardan kişinin kendisini sorumlu tutmasıyla ortaya çıkar. Bu “sorumluluk” bir yandan huzursuzluk ve anksiyete oluştururken, bir yandan da sorumlulu­ğu azaltmaya yönelik “yansızlaştırma” çabala-rına yol açacaktır.

Bu bağlamda, sorumluluk ve yansızlaştırmanın tanımlarını güzden geçir­mek gerekir. Sorumluluk, olumsuz sonuçlar oluşturabilme veya bu sonuçla­rı önleyebilme yönünde bir gücün varlığına inanmak anlamına gelir. Yansız­laştırma ise sorumluluğu azaltma yönünde etkisi olduğuna inanıldığı için is­temli olarak başlatılıp devam ettirilen etkinliklerdir. Bu bağlamda OKB’deki en tipik bilişsel hatanın “Sonuç üzerinde bir etkim varsa, sonuçtan ben sorumluyum” şeklindeki düşünce biçimi olduğu söylenebilir. Oluşabilecek olumsuz sonuç-tan kendisinin sorumlu olacağını düşünen kişi, sorumluluğu azaltma yönünde harekete geç-mektedir. Çünkü obsesyondaki tipik bir baş­ka düşünce biçimi, “Kendisine ya da başkalarına olabilecek zararı önleyeme­mek ya da önlemeye yönelik bir çaba göstermemek, zarara neden olmakla aynı şeydir” biçimindeki düşüncedir (Salkovskis PM – Marks İM). Sonuç olarak, zorlayıcı düşünceler ancak sorumluluk duygusunu harekete geçiriyorsa OKB tablosu oluşur. Zor­layıcı düşünceler sorumluluk duygusunu harekete geçirmiyorsa, yansızlaştır­ma çabası da oluşmayacak ve OKB tablosu ortaya çıkmayacaktır (Salkovskis PM).

Artmış sorumluluk daha derinlerdeki ara inançlar (kurallar, tutumlar) ve şemalarla ilgili-dir. Bunlara örnek olarak şu tür düşünceler verilebilir (Salkovskis PM ).

-    Bir eylemi düşünmekle, o eylemi yapmak aynıdır (büyüsel düşünme).

-    Bir şeyi düşünmek, düşünülen şeyin olmasını istemek anlamına gelir.

-    Rahatsız edici düşünceyi etkisiz hale getirme (yansızlaştırma) yönünde çaba göstermemek, oluşacak zararı istemek anlamına gelir,

-    Oluşabilecek zararı önlemekten kaçınmak, zarara neden olmakla aynı­dır.

-    Birey, düşüncelerini kontrol edebilmelidir (bu düşünce, aşırı kontrol düşünceleri baskılama çabalarına neden olmakta; kişi bunu sağlayamayınca anksiyetesi daha da belirgin olarak artmaktadır).

Bir düşüncenin sorumluluk artışına yol açacak biçimde yorumlanması OKB’ de görülen bazı ortak özellikleri açıklar nitelikledir. Bu tür bir düşünce;

  1. Oluşturduğu sorumluluk nedeniyle hastanın huzursuzluk, anksiyete ve çökkünlük yaşamasına,
  2. Bu düşünceyi bastırma çabaları nedeniyle, düşüncenin daha belirgin ve tekrarlayın biçimde ortaya çıkmasına ve hastanın düşüncelerini kontrol edemediğini düşünmesine,
  3. Sorumluluktan kaçınmak veya kurtulmak için yansızlaştırma çabalarının ortaya çıkmasına neden olmaktadır.

 

off